Yoksulluk İçimizde

  • Yazının Tarihi: 23 Kasım 2014
  • Yazar: Cevdet Kesen
  • Bu yazı 1010 defa okundu.
  • Yazıyı Sosyal Medyada Paylaş:
  • Googleda Paylaş
  • Twitterda Paylaş
  • Facebookta Paylaş

Yoksulluk İçimizde

“Şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin
kaypak ilgilerin insanı, zarif ihanetlerin
şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin
bozuk paraların insanı, sivilcelerin
​​​​​​​şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin ​​ pahalı zevklerin insanı, ucuz cesaretlerin”

Tehlikenin kucağında büyülü bir bahçe gibi, çarpıklıklar şehri, Rio… Yukarıdan, Corcovado Dağı’ndan seyrediyorum Rio’yu. Halil Cibran’ın ‘güzellik ve çirkinlik’ hikâyesi geliyor aklıma:
“Bir gün, güzellik ve çirkinlik bir deniz kıyısında karşılaştılar ve dediler; ‘haydi denize girelim.’ Giysilerini çıkartıp suda yüzdüler. Bir süre sonra, çirkinlik kıyıya dönüp, güzelliğin giysilerine büründü ve yoluna gitti. Güzellik de denizden çıktı, kendi giysilerini bulamadı; ama çıplak olmak utandırıyordu onu, çaresiz çirkinliğin giysilerine büründü ve yoluna devam etti güzellik. O gün bugündür insanlar, birbirine karıştırır onları. Ancak içlerinden güzelliğin yüzünü önceden görmüş kimileri vardır ki, giysilerine bakmaksızın tanırlar onu ve yine çirkinliğin yüzünü bilen kimileri vardır ki, gözlerinden tanırlar çirkinliği.”

Bu kadar mı karışır, güzellik ve çirkinlik birbirine? Dağların, denizin, Copacabana sahilinin, tropikal meyvelerin, hülasa yeşilin tüm tonlarıyla bezediği bir güzellik Rio. Yanında korku, endişe, hırsızlık ve cinayet. Rio, insanlar arasındaki eşitsizliğin ve derin uçurumların günahını affettirmek için Corcovado Dağı’nın tepesine yerleştirdiği Hz. İsa heykeline arz olunmuş sanki. Dünyanın en büyük heykeli, Dünyanın en yaman çelişkisine kollarını açmış gibi.

Favelalarda (gece kondu) yaşayan insan sayısı yaklaşık iki milyon; öyle bir yaşam ki, sanki tarih bu favelalarda yeni başlamış. Üst üste, üst üste evler, içi dışından beter. Bütün köşe başlarını tutmuş sert bakışlı gençler. Koruma olmadan favela sokaklarından geçmek ne mümkün, yürüdükçe bir ürperti eşlik ediyor hepimize.
Suç oranı çok yüksek Rio’da. Bu suçları işleyenlerin, uyuşturucu satıcılarının, cebinde beş parasız gezen insanların yaşadığı yerler olan favelalara polisler bile ancak bir noktaya kadar girebiliyor. Ve bu favelaların hemen yanı başında yalıtılmış olarak alabildiğine zenginlik, lüks, konfor ve israf…

Rio sadece bir şehir değil, modern şehirlerin ve modern insanların geleceği ve aynası. Eğer insanlar, içlerindeki konfor ve lüks isteklerine bir dur demezse, dünyanın tüm şehirleri Riolaşacak. Bu durum ülkemiz için de geçerli. Tabiat, bizi haz almaya çağırırken güzelliğinden; biz onun sükûnetinden ürküyoruz, kalabalık kentlere akın ediyoruz ve orada tıpkı vahşi bir kurdun önünden kaçışan koyunlar gibi birbirimizi sıkıştırarak yaşıyoruz. Çocukken sokakları dar, pencereleri birbirine bakan evlerde yaşardık. Şimdilerde gecekondu diye aşağıladığımız evlerde… Bir evde pişen yemeğin önce kokusu uğrar sonra da kendisi gelirdi komşuya. Hastamız olduğunda karşı komşunun penceresine vurarak haber verirdik. İkindi vaktine doğru ev işleri bitmiş, dinlenme ve muhabbet vakti gelmiş olurdu. Mahallenin kadınları bir evin avlusunda toplanır çayları ile birlikte kendileri de demlenirdi. Rehabilite ederlerdi birbirlerini. Böylece antidepresanlara gerek kalmazdı. Çocuklar için geniş bir alan olurdu mutlaka. Her mevsimin oyunu farklı olurdu bu meydanlarda. Komşunun cenazesi olduğunda, televizyonlar bile açılmazdı bir kaç gün mahallede. Neneler ve dedeler mahallenin kanaat önderleriydi. Her şey önce onlara sorulurdu. Hayattan kopmamışlardı, ne demans ne de alzheimer olurlardı.

Hayat zordu belki. Bir sobanın etrafında toplanırdık soğuk kış geceleri. Fakat kimseler bilmezdi yalnızlık acısını ve depresyonu. Topraktan kesilmezdi çünkü ayaklarımız. Evlerin bile zemini topraktan olurdu. Zenginler ile fakirler aynı sokakta yaşardı. Zenginlerin evleri iki katlı, bahçeleri daha geniş olurdu sadece. Aynı elbiselerden giyer, aynı yemekleri yerdik. Aynı okulda aynı sıraları paylaşırdık. Dertler de sevinçler de paylaşılırdı. Sorunlar da yaşanırdı elbet. Fakat sorunlar bugünkü gibi ağır gelmezdi yüreğimize. Gün geldi modernleştik ve kalabalıklar içerisinde yalnızlaştık. Bazılarımız gönüllü, bazılarımız zorunlu modernler olduk. Ayaklarımız topraktan kesildi. Düzgün kesimli kutular gibi apartmanlarda yaşamaya başladık. Giderek konforu artıyor apartmanların. Yeni bir ev alıyoruz, fakat birkaç ay sonra daha güzel bir evin reklamları altında eski eve sığamaz oluyoruz. Eşyalarımızın renk uyumu peşinde koşmaktan kalplerimizin kara lekelerini göremez olduk. Biz eşyaları değil, eşyalar bizi kullandı. Zaman geçti Rio’ya uğrayan virüs bize de geldi. Önce Zenginler ayrıldı mahallelerden, güvenlikli sitelere taşındılar. Fakirlerin mahalleleri daha da geriledi. Okullarda uyuşturucu kullanmaya başladı ezik çocuklar. Ötekileştirmenin oluşturduğu nefreti, şiddetle dışarı yansıttılar. Bu bir tür varoluş mücadelesi oldu onlar için.

Selamı sabahı kestik birbirimizden. Sonra yavaş yavaş ötekileşti herkes birbirine. Meslek grupları oluşmaya başladı. Üniversiteler şehir dışlarında büyük kampüsler kurdu. Hocaların lojmanları, alışveriş yerleri, dinlenme, yemek yeme yerleri, berberleri, terzileri ve her tür ihtiyaçlarını karşılayacakları yerler bu kampüsler içine yerleştirildi. Toplumdan koptular böylece, toplumu dönüştürmek sorumluluğu taşıyan hocalar. Din adamları diye bir sınıf oluştu; Hoca efendi demeden isimler anılmaz oldu. Malikanelerine çağırdılar halkı. Bir fakirin sofrasında oturmak ağır geldi. Yürürken arkalarında onlarca adam, kendi cemaatine has elbiselerle gezindi. Hakim ve savcılar da ayrıldı. Özel siteler oluşturuldu onlar için. Kendileri dışındaki insanları sadece mahkeme salonlarında görüyorlar. Onların acılarını, yoksunluklarını, çaresizliklerini ve belki de neden suça batmış olduklarını anlamaz oldular. Onlar için de mahkemeye gelenler ötekileşti.

Doktorlar hastalarından koptu. Muayene ederken bile hastalarının gözlerine bakmaz oldular. Askerler ve polisler ayrı bir dünya kurdular kendilerine. Onların ötekileri hep suç potansiyeli taşıyanlar oldu. Herkes herkesin ötekisi. Televizyon dizileri ve filmler bu ötekileşmeyi pekiştirdi. Bölündükçe bölündük. Ufalanmak ve dağılmak biz modernlerin yeni hayat tarzı artık. Şiddet, bu dağılma ve ufalanmanın doğal bir sonucu. Dışlanmışların ve daha az ile yetinmek zorunda olanların acıları, şiddet olarak yansıyor modern dünyaya. Eğer şehirlerimizi eskiden olduğu gibi merkezine insanı alacak şekilde toparlayamazsak geleceğimiz yer Rio’dur. Alevi-Sünni, Kürt-Türk, Eğitimli-Eğitimsiz, Zengin-Fakir vb. tüm sorunlarımızın sebebi ufalanmak ve dağılmaktır. Birbirimizden uzaklaştıkça farklılıklarımıza odaklanıyoruz. Sahip olduklarımız ve olamadıklarımız bizi şiddete yönlendiriyor.

Bu sorunlarımızı çözecek birikim, kültür, değer ve inanca sahibiz hem de ellerimizin altında: ‘Mahalle Kültürü’müzü modern bir tarzda yeniden üretebilecek bir şehir oluşturmak ve ‘Kanaat Ekonomisi’ni temel ahlak felsefemiz haline getirmek.

Çözüm istiyorsak, sorunları oluşturan kök nedenlere odaklanmalıyız. Hastayı ancak doğru teşhis ve doğru tedavi yöntemi ile iyileştirebiliriz. Bunun da adı çözüm sürecidir, insanın ahlaki restorasyonudur. Siz buna düştüğümüz yerden kalkmakta diyebilirsiniz.

Bir Yorum Yazın