Şehrin Ötekileri

  • Yazının Tarihi: 16 Kasım 2014
  • Yazar: Cevdet Kesen
  • Bu yazı 1290 defa okundu.
  • Yazıyı Sosyal Medyada Paylaş:
  • Googleda Paylaş
  • Twitterda Paylaş
  • Facebookta Paylaş

Şehrin Ötekileri

“Elazığ’ın asıl sorunu nitelikli göç vermesi ve yerine niteliksiz göç gelmesidir” Son günlerde Şehrimizde bu anlamda konuşmalar almış başını gidiyor. Bir ötekileştirme, bir aşağılama ve kendini yüceltme tafraları, bir tür ırkçılık taşıyan ince vuruşlar…

Ne kadar çok nitelikliyiz! Ne çok orijinal! Hâlbuki İbn-i Haldun bedevilerin ümran’ı ve hadarilerin ümran’ı derken; medeniliğin yalnız şehirliye has bir durum olmadığını da söylemiş oluyordu. Umran ya da medenilik dediğimiz şey bizatihi özne olan insanda zuhur eder, yoksa yaşadığı yerle alakalı değildir. Üst değer insandır, insan olmaktır. Kültür ve medeniyet insan ürünüdür ve insanı önceler.

İnsanlardan bazılarını nitelikli ve yüksek, bazılarını niteliksiz ve aşağı saymak; birisinde ilahi bir ruh var, diğerinde yok demek gibidir. Allah bütün insanlara ruh vermiştir ve de akıl. Şehrimizi medeni hale getirmek istiyorsak, insanımızı niteliksiz diye aşağılayarak yapamayız. Maalesef insanlar kendi bulundukları ve içinde rahat ettikleri ortama dayanarak diğer insanları sınıf ve kısımlara ayırıyorlar. Bu sınıflandırma; nitelikli-niteliksiz, eğitimli-eğitimsiz, zengin-fakir, görgülü-görgüsüz her düzlemde yapılıyor. Bu düşünce asli itibarıyla bir ötekileştirmedir. Elbette ki bilenlerle bilmeyenler bir olmaz. İyilikle kötülüğün bir olmadığı gibi. Kastımız her türlü sınıfsal ayrıştırma ve eşitsizliğedir. Bir şehrin kültürünü, şehir merkezi ile çevreyi oluşturan varoşlar ve gettolar birlikte oluşturur.

Kırsaldan şehre gelen insanlar bir hamlede şehrin merkezine yaklaşmaz, önce periferisine yönelirler. Bu yönelme, ‘periferi’ (çevre) dediğimiz, ‘ek-şehir’ yahut ‘mücavir şehir’ olarak da ifade edilebilecek olan ‘varoşlar ve gettolar’ı meydana getirir. Varoşlar ve gettolar, şehre yönelmiş göç için bir anlamda bir dinlenme havuzudur. Kırsaldan büyük şehre akış, şehrin geleneksel yapısının bozulmasına yol açmakla birlikte şehrin oluşmasını ve yeniden inşa edilmesini de sağlamaktadır.

Bugünün geleneksel şehri dediğimiz, geçmişteki göçler üzerine kurulmuş şehirdir. Kırsaldan şehre olan bu akın, geriye döndürülemez yani tek yönlüdür. Dolayısıyla bugünkü göçmenler, varoşların ve gettoların sakinleri, bir kaç kuşak sonrasının yerli şehirlileri olacaklardır.

Buna rağmen bu durum, şehrin eski, yani kadim, kültürlü, birkaç nesilden beri şehirli olan sakinlerini tedirgin eder, huzurları bozulur; kendilerini bir yabancı istilâsına maruz kalmış hissederler. Fakat şehrin bu eski sakinlerini, yerlilerini rahatsız eden, hatta korkutan bu ‘köylü-taşralı akını’ ilânihaye devam etmez, doğal bir limiti vardır, o limite ulaşılınca, şişen şehir durulmaya, yerli yerine oturmaya, istikrar kazanmaya başlar ki bu, şehrin yeniden oluşma dönemindeki en önemli kısımdır. Göç olgusunu bir millî felâket gibi görme yanlışlığından kurtulmamız gerekir. Çünkü iç göç, metropollerdeki statükoculuğu zorlamak suretiyle ona başka bir dinamizm kazandırır. Yerleşmiş şehirlilerde egemen olan, ‘doymuşluk, istikrar ve emniyet duygusu’dur ve bu da onların dinamizmini zayıflatmakta, statükoculuğa itmektedir. Buna karşılık göçmenlerde hâkim olan temel psikoloji, çoğunlukla, ‘tatminsizlik, istikrarsızlık ve emniyetsizlik’tir. Göç ederek varoşa veya gettoya yerleşenler, genellikle eğitim düzeyi ve geliri düşük insanlardır. Bunlar, şehre gelirken geriye dönemeyeceklerini bilmektedirler, bir anlamda gemileri yakmışlardır, o sebeple de ne yapıp edip şehirde ayakta kalmak zorundadırlar. Bu da onları dinamik olmaya zorlar. Bu insanlar bir müddet sonra şehre adapte olarak, yükselir ve statü kazanmada başarılı olurlar. Türkiye’nin sanayi, ticaret, siyaset ve hatta akademi sektörlerinde önde gelen simalarının hemen hemen tamamı şehre taşradan gelen göçmenler, taşralılar ve köylülerdir. Ayrıca bu göçlerle halkın kültürü açığa çıkmakta, yeni bir kültür oluşmaktadır. Türkiye’de demokrasi kültürünün oluşmasındaki en büyük etken, halkın tabandan yaptığı bu tazyiktir.

Bu nedenle şehrin eski, köklü sakinleri, göç edenlerin kaba, köylü, taşralı davranışlarına tahammül etmeli, bütün imkânları zorlayarak, ama değersizleştirme ve aşağılama yapmadan, onları eğitmeli, onları anlamalı ve saygı duymalıdır. Her şehrin bir kaderi vardır. İnsanlar gelir ve giderler. Kendine uygun iş alanı bulamayanlar, kendini ifade etmekte sorun yaşayanlar veya bunlara zorlananlar göçüp gidebilirler. Aynı şekilde başka yerlerde sıkıntı çekip veya hiç sıkıntı çekmese bile iş imkânı bulamayan bazıları da gelirler. Evlenerek, okula kaydolarak, iş imkânı bularak veya en zoru ve daha da kötüsü yurtlarından kovularak, evleri başlarına yıkılarak gelirler. Araplar ‘bir yerin şerefi oradaki mukimlerin şerefiyle alakalıdır” derler. Şu halde esas olan kalıcılardır. Bir şehrin ana damarını oluşturan ev sahipleri/ensardır. Ev sahiplerinin şerefi/kalitesi ise elbette gidenler ve gelenlere karşı takındıkları tavırdadır. Kimse iyiliği de kötülüğü de sonsuza kadar saklayamaz. İçeride, derinlerde gizli olan her ne ise er ya da geç kendini ele verir, belli eder. Ama bazıları iyilik ve kötülükte rol yaparak kendilerini saklamaya çalışırlar hâlbuki bu durum derin vicdanlarda karşılık bulmaz ve işte böyle günlerde kendini açığa çıkarır. Birazcık sıkışma olunca birazcık zora girince bakarsınız renk vermeye başlar. Lafı kıvırmaya, “ama, fakat, e biz ne yapalım, biz kötülük istemiyoruz ama…” ile başlayan cümlelerle kendilerini ve derinlerdeki niyetlerini açık ederler.

Kötülük her yer ve zamanda kötü, iyilik ve erdem her yer ve zamanda yüce ve övgüye değer olandır. Dedikodu kötüdür. Art niyet kötüdür. Kibir, gurur, asabiyet, nemelazımcılık kötüdür. Bunların karşısında, doğruluk ve doğru sözlülük, hakkı teslim etmek, diğerkâmlık, yardım severlik, kendisi için istediğini başkası için de isteyebilme, insana öncelikle insan olduğu için saygı duyabilme ve karşılıksız iyilik yapabilme iyidir. Bizleri medeniyet çizgisinde ve insanlık tarihinde diğerlerinden ayıran en önemli fark da bu ve bu konulardaki yapabildiklerimizdir. Düşmüşe yardım, isteyene vermek, evsize kucak açmak, bize sormadan bile olsa geleni kabul etmektir. Elâzığ’a ve gerçek Elazığlıya yakışan bu kadirşinaslığı yapabilmektir. Bu Elâzığ’ı yüceltecek bir değerdir.
Bu şehirde yaşamayı isteyenler; bu şehrin ötekileri değil bizatihi öznesidir.

Herkes kendi çapında onurlu ve niteliklidir.

Bu yazıya 1 Yorum Yapıldı.

  • Burak
    16 Kasım 2014 18:58

    hayırlı olsun cevdet bey. güzel yazı, teşekkürler devamını dileriz.

Bir Yorum Yazın