Türkler Otobüse Binmeden Oyun Bitmiş Sayılmaz

  • Yazının Tarihi: 8 Eylül 2014
  • Yazar: Kadri Kulualp
  • Bu yazı 1056 defa okundu.
  • Yazıyı Sosyal Medyada Paylaş:
  • Googleda Paylaş
  • Twitterda Paylaş
  • Facebookta Paylaş

TÜRKLER OTOBÜSE BİNMEDEN OYUN BİTMİŞ SAYILMAZ

Dünyalılar ‘’Muhteşem Geri Dönüşlerin Takımı’’ olarak isimlendirmişti Fatih Terim’in öğrencilerini Euro’2008’de… İsviçre, Çek Cumhuriyeti ve Hırvatistan maçları hafızalardan silinmeyecek zaferlerimizden sadece bir kaçıydı…
Tam da o sıralar Türkiye’nin sadece bir futbol ülkesi olmadığını savunan birileri göründü. 2 sene sonra haklı çıkacaklarını iddia eden… Ellerinde Euro Basket’2009 çeyrek finali gibi sağlam delilleri vardı.

Ev sahipliğini yaptığımız 2010 Dünya Basketbol Şampiyonasında Tanjevic’in öğrencileri, bitime 0,5 saniye kala Kerem Tunçeri’nin turnikesiyle bir basketbol ekolu olan Sırbistan’ı 83-82 yenerek Birleşik Devletler ile şampiyonluk maçı oynamaya hak kazanmıştı. Kevin Durant’ın 3’lük yağmuruna yakalandığımız gecede 2.lik kürsüsüne çıkarak Türk spor tarihine adımızı ‘’Altın’’ harflerle yazdırmıştık.
Onlar haklı çıkmıştı…

2011 Avrupa Basketbol Şampiyonası’na ‘’Dünya 2 numarası’’ apoletiyle katılan 12 Dev Adam, bu turnuvaya 2. turda veda ederek madalya bekleyen sporseverleri büyük hayal kırıklığına uğratmıştı. Slovenya’nın ev sahipliğini yaptığı Euro 2013’de ise tek galibiyette kalarak evimize erken geri dönüş yapmış, altın jenerasyonun sorgulanma zamanının geldiğini hepten kabullenmiştik.

Takımın başına Ergin Ataman’ın gelmesiyle kadroda revizyon sinyalleri iyiden iyiye hissedilmeye başlanmıştı. Yepyeni bir sayfa ümidiyle Hidayet Türkoğlu, Ersan İlyasova, Ömer Onan ve Semih Erden gibi isimlerin kafile dışında kaldığı hazırlık döneminde 9 maçta 7 mağlubiyet alınınca Bilbao yolculuğu keyifsiz başlamıştı.

Beklentilerin en asgari seviyeye gerilemesi takım üzerinde ciddi bir baskı oluşturmuş, grubun ilk randevusu olan Yeni Zelanda maçına büyük bir stresle çıkmıştık. İlk 2 periyodu 10 sayı farkla yenik kapatan milliler, 3. ve 4. çeyrekteki yüksek şut isabeti ve iyi savunmasıyla maçtan 76-73 galip ayrılınca gerilim bir nebze olsun aşağı çekilmişti. İkinci maçta rakip rüya takım A.B.D. idi. Devreye 40-35 önde girdiğimize basketbol otoriteleri de dahil olmak üzere ekranları başındaki milyonlar inanamamıştı. Direncimizin kırıldığı dakikalarda yaptığımız top kayıplarına Faried’in pota altı etkinliği de eklenince sahadan 98-77 mağlup ayrıldık. 11 oyuncumuzun skora vermiş olduğu katkı ve 25 dakika boyunca göstermiş olduğumuz yüksek konsantrasyon, Ukrayna-Finlandiya-Dominik Cum. üçgenine daha bir inançla asılacağımızı işaret ediyordu.

Birleşik Devletleri bir kenara koyarsak, grupta her takımın birbirini yenebileceği bir güç dengesi mevcuttu. Nitekim bu karmaşıklığın aşılabilmesi için son 3 maçta alınacak 2 galibiyetin yeterli olabileceği ön görülüyordu. Ukrayna yenilgisi bu sebeplerden ötürü moralleri bozmadı. Nefesleri kesen Finlandiya maçında 14-15 sayılardan gelerek karşılaşmayı uzatmaya götürmek, oksijeni tükenmiş olan takımın sinir sistemine ilave enerji vermişti. 77-73 ile kazanılan bu kritik maçın ertesi günü Yeni Zelanda’nın Finlandiya’yı sürpriz bir şekilde mağlup etmesinin ardından alınacak bir Dominik galibiyeti, 2. olarak Barcelona’nın yolunu tutmak demekti. Öyle de oldu.

D grubunda Avustralya, ‘’Amerika eşleşmesinden kaçmak için Angola’ya kasıtlı bir şekilde mağlup oldu’’ tartışmaları altında grubu 3. bitirmişti. Litvanya ve Slovenya gibi Avrupa’nın önde gelen basketbol ülkelerinden biriyle eşleşmektense kadrosunda İngles, Jawai, Andersen ve Baynes gibi yıldızları olmasına rağmen sistemden çok bireysel becerinin ön plana çıktığı bir Okyanusya ülkesiyle karşılaşmak daha mantıklıydı. Kalneitis’in sakatlığı ile moralleri bozulan Litvanya’nın grubun kader maçında Slovenya’yı mağlup etmesi ‘’Avustralya mı yoksa Litvanya mı’’ sorusuna son noktayı koymuştu.

Her şey istediğimiz gibi gidiyordu. Rakip Avustralya’ydı.
Grup maçlarında el yakan topların üçlü insiyatifçileri olan Cenk, Ender ve Emir’in sorumluluk duygularına, pota altından istediğimiz verimi fazlasıyla aldığımız Ömer, Kerem Gönlüm ve Oğuz’un kadro rotasyonundaki pozitif katkılarına, Sinan’ın zıpkın penetrelerine ve enerjisine, Barış Hersek ve Cedi’nin ekstralarına, Kerem’in ise oyun aklına fazlasıyla ihtiyacımız vardı. Rakibin doğru adamı bulmak için sabırlı ve kararlı bir şekilde hücum etmesi, sıkıştığı anlarda tempoyu arttırabilmesi, baş döndürücü ekstra paslarla defansif direncimizi tehdit edebilecek potansiyelde olması en ürkütücü özellikleriydi. Litvanya’yı 82-75 mağlup ettikleri maçta sergilemiş oldukları bu analitik tablo, iyi günümüzde olmadığımız takdirde sonumuz olabilirdi. Ergin Ataman, bize ters gelen hızlı hücum formatına karşı ‘’Oyunu sonuna kadar dengede götürmek’’ prensibiyle hareket etmeliydi. Frene basarak süreyi doğru kullandığımız Yeni Zelanda ve Dominik maçları bu formata karşı kendimizi test ettiğimiz en anlamlı sınavlardı. Bu yakın zaman tecrübelerimizi pratiğe yansıttığımız sürece sahadan galibiyetle ayrılmamız uzak bir ihtimal değildi. Farkın çift hanelere açıldığı 3. çeyreğin ortalarına kadar bu kararlılığı gösterdiğimizi söyleyebilirim (Sinan Güler’in ekstralarıyla). Hücumdaki etkinliğimizin azalmaya başladığı anlarda savunma takımı kimliğimizden uzaklaştığımızı bir kez daha görmüş olduk. Top kayıplarımızın aşağılarda olması şut yüzdemizin düştüğünü ispat eder gibiydi. Oyun momentumunu dengelediğimiz ve yeniden ayağa kalktığımız süreçte Ender ve Emir’in şut tercihlerindeki doğruluk oranı, bitime 1 dakika kala farkı 2 sayıya indirmemizdeki en büyük etkendi.

İyi savunma neticesinde potayı göstermediğimiz rakibin karar hücumundan sonra muhteşem geri dönüş için el yakan son topu yine biz oynamak zorunda kaldık. Daha doğru bir ifadeyle maçı o noktaya kadar mücadele ederek getirdik. Ergin Ataman’ın çeyrek finalin kapısını açmak için görevlendirdiği Emir’in bitime 5 saniye kala el üstünden attığı üçlük akıllara son yılların en anlamlı sözünü getirdi:

‘’ Türkler Otobüse Binmeden Oyun Bitmiş Sayılmaz’’

Bir Yorum Yazın